
Yılların birikimini İMT Mimarlık’a taşıyan İç Mimar Ahmet Yalçın, sosyal medyayla birlikte tasarım kelimesinin değer kazandığını ama tasarımın asıl gücünün insanı kendisini iyi hissettirmek olduğunu belirtiyor.
İç mimar olma yolculuğunuz nasıl başladı? Hangi aşamalardan geçtiniz?
İç mimar olma yolculuğum aslında çocukluk yıllarında başladı. Mekanlara, eşyalara ve insanların yaşadıkları çevrelerle kurdukları ilişkiye her zaman ilgi duyan biriydim. Ancak mesleği seçtiğim dönemde iç mimarlığın tam olarak ne olduğunu bildiğimi söyleyemem. Zamanla fark ettim ki beni cezbeden şey sadece estetik üretmek değil, insanların hayatına dokunan deneyimler tasarlamakmış. Kısaca eğitim hayatım üzerimden kariyer yolculuğumu anlatmam gerekirse Ankara’da aldığım eğitim sonrasında 2004 yılında üniversiteden mezun oldum ve meslek hayatına başladım. Eğitim sürecinde tasarımın teorik tarafını öğrenirken, profesyonel hayat bana işin gerçek yüzünü gösterdi. Kısa sürede iç mimarlığın yalnızca çizim ve proje üretmekten ibaret olmadığını; iletişim, bütçe yönetimi, ekip koordinasyonu, satın alma, pazarlama ve insan ilişkileri gibi birçok disiplinle iç içe olduğunu gördüm. Mesleki gelişimimin önemli bir kısmı farklı ölçeklerdeki firmalarda çalışırken gerçekleşti. Bu süreçte yalnızca tasarımcı olarak değil, yönetici olarak da görev aldım. Türkiye’nin önde gelen firmalarıyla çalışma fırsatı buldum; fuarlar, lansmanlar, koleksiyon geliştirme süreçleri ve büyük ölçekli projeler içerisinde yer aldım. Bu deneyimler bana tasarımın sadece yaratıcı değil, aynı zamanda stratejik bir alan olduğunu öğretti.Bugün geriye dönüp baktığımda, iç mimar olma yolculuğumu tek bir kırılma noktasıyla açıklayamıyorum. Bu yolculuk; merak, gözlem, sürekli öğrenme ve kendini geliştirme isteğinin birleşiminden oluşuyor. Hâlâ da devam ediyor. Çünkü tasarım dünyasında insan öğrenmeyi bıraktığı gün gelişmeyi de bırakıyor. Ben mesleğimi, bitişi olan bir kariyer değil; sürekli dönüşen ve kendini yeniden inşa eden bir yolculuk olarak görüyorum.
Bugüne kadar imza attığınız projeler arasında sizin için yeri en ayrı olan, “Burası benim dönüm noktamdı” dediğiniz bir çalışma var mı?
Açıkçası kariyerimde tek bir projeyi “dönüm noktası” olarak göstermek yerine, beni dönüştüren birkaç farklı sürecin olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün yaptığım işi şekillendiren şey yalnızca tasarladığım mekanlar değil, o mekanların arkasındaki deneyimler oldu. Bununla birlikte kariyerimin erken dönemlerinde yer aldığım büyük ölçekli projeler benim için önemli bir kırılma yarattı. O dönem tasarımın yalnızca estetik kararlar vermekten ibaret olmadığını; bütçe yönetimi, satın alma süreçleri, ekip koordinasyonu, tedarik zinciri ve müşteri beklentileriyle birlikte düşünülmesi gereken çok katmanlı bir yapı olduğunu fark ettim. Mesleğe bakışım o noktada değişti.
Serbest çalışmaya başladıktan sonra tasarladığım lüks konut projeleri ise başka bir eşikti. Çünkü konut tasarımında aslında bir mekanı değil, insanların yaşam biçimlerini tasarlıyorsunuz. Bir ailenin sabah nasıl uyandığından akşam nasıl vakit geçirdiğine kadar birçok davranışı anlamanız gerekiyor. Bu yaklaşım, tasarıma daha insan odaklı bakmamı sağladı. Eğer bir dönüm noktasından söz edeceksem, bunun tek bir proje değil; tasarımcı kimliğimin yanında girişimci ve iletişimci kimliğimi de geliştirmeye karar verdiğim dönem olduğunu söylerim. Kendi şirketimizi kurmamız, sektörel organizasyonlar gerçekleştirmemiz ve Talkarch gibi platformlarla düşüncelerimizi paylaşmaya başlamamız, mesleğe yalnızca proje üreten biri olarak değil, sektöre katkı sunan biri olarak bakmamı sağladı. Bugün geriye dönüp baktığımda, en büyük dönüm noktasının belirli bir bina ya da proje değil; tasarımın aslında insanı anlamakla ilgili olduğunu fark ettiğim an olduğunu düşünüyorum. O farkındalık, yaptığım her işe hâlâ yön vermeye devam ediyor.
Bir iç mimar kendi evine çekildiğinde nasıl bir atmosferde dinlenmeyi tercih eder? Kendi yaşam alanınızda vazgeçilmez köşenizi nasıl tasarladınız?
Bu soru bana sık soruluyor çünkü insanlar iç mimarların kendi evlerinde çok gösterişli, kusursuz ve sürekli sergilenmeye hazır mekanlarda yaşadığını düşünüyor. Oysa mesleğin içinde geçen uzun bir günün ardından benim aradığım şey gösteriş değil, huzur ve denge. Benim için iyi tasarlanmış bir yaşam alanı, dikkat çekmeye çalışan değil, insanı yormadan iyi hissettiren bir mekandır. Bu nedenle kendi evimde doğal malzemelerin, sıcak tonların ve sade detayların ön planda olduğu bir atmosferi tercih ediyorum. Ahşap, doğal dokular ve gün ışığıyla kurulan ilişki benim için her zaman trendlerden daha önemli oldu. Evdeki vazgeçilmez köşem ise kitap okuyabildiğim, düşünebildiğim ve bazen hiçbir şey yapmadan sadece gözlemleyebildiğim oturma alanı. İlginçtir ki mesleğim boyunca çok sayıda mekan tasarladım ama kendi evimde en değer verdiğim yer, en çok eşya bulunan köşe değil; bana nefes alacak alan bırakan köşe. Çünkü yıllar içinde şunu öğrendim: İyi tasarım bazen ne eklediğinizle değil, neyi eklememeyi seçtiğinizle ilgilidir. Bir iç mimar olarak bugün evimde aradığım şey kusursuzluk değil, karakter. Yaşanmışlık hissi olmayan, yalnızca fotoğraflanmak için tasarlanmış mekanlar bana artık çok şey söylemiyor. İnsan eve girdiğinde kendisi gibi hissedebilmeli. Benim için gerçek lüks de tam olarak burada başlıyor: Kendinizi iyi hissettiren, size ait bir atmosfer yaratabilmek.
Yeni dönemin tasarım anlayışının hit parçaları neler?
Yeni dönemin tasarım anlayışına baktığımızda, artık belirli bir stilin öne çıktığını söylemek zor. Uzun yıllar boyunca insanlar modern, klasik ya da endüstriyel gibi tanımların peşinden giderken bugün daha kişisel ve karakter sahibi mekanlar arıyor. Bence yeni dönemin en güçlü trendi, aslında trendlerden uzaklaşmak. Bununla birlikte bazı ortak eğilimler dikkat çekiyor. Öncelikle doğal malzemelere ciddi bir dönüş var. Ahşap, doğal taş, keten gibi malzemeler hem estetik hem de insanların doğayla yeniden bağ kurma isteği nedeniyle daha fazla tercih ediliyor. Kusursuz yüzeyler yerini daha doğal, dokulu ve yaş aldıkça güzelleşen malzemelere bırakıyor. Bir diğer önemli başlık ise sıcak minimalizm. İnsanlar artık boş ve soğuk görünen mekanlar yerine sade ama karakterli alanlar istiyor. Daha az eşya, daha kaliteli malzeme ve daha güçlü bir hikaye anlayışı öne çıkıyor. Ayrıca teknolojinin görünmeden hayatın içine entegre olduğu tasarımlar da yükselişte. Akıllı ev sistemleri, gizli depolama çözümleri ve kullanıcı deneyimini kolaylaştıran detaylar artık lüks değil, beklenti haline gelmiş durumda. Ancak tüm bu başlıkların ötesinde benim en önemli gördüğüm değişim şu: İnsanlar artık mekan satın almıyor, his satın alıyor. Bu nedenle günümüz tasarımında asıl değerli olan şey; bir mekanın fotoğrafta nasıl göründüğünden çok, içinde yaşarken size nasıl hissettirdiği. Bence yeni dönemin gerçek hit parçası da tam olarak bu: İnsanı merkeze alan, samimi, zamansız ve kişisel tasarım anlayışı.
Sosyal medya çağına girmemizle birlikte mekanların ve insanların dekorasyon trendlerine ilgileri nasıl? Eskiye oranla iç mimarlık hizmeti satın alımında bir artış var mı?
Kesinlikle bir artış var. Ancak bu artışın sebebi yalnızca insanların daha fazla dekorasyon meraklısı olması değil; sosyal medyanın yaşam biçimlerini görünür hale getirmesi. Eskiden insanlar evlerini daha çok kendi çevreleriyle kıyaslardı. Bugün ise dünyanın herhangi bir yerindeki bir evi, oteli, restoranı veya yaşam tarzını birkaç saniye içinde görebiliyorlar. Bu durum insanların mekanlardan beklentilerini ciddi şekilde değiştirdi. Artık insanlar yalnızca oturacakları bir ev değil, kendilerini ifade edecek bir yaşam alanı istiyorlar. Sosyal medyanın iç mimarlık sektörüne en büyük etkilerinden biri de tasarım farkındalığını artırması oldu. Bundan 15-20 yıl önce birçok kişi iç mimarlık hizmetini yalnızca çok yüksek bütçeli projeler için gerekli görüyordu. Bugün ise çok daha geniş bir kitle, doğru planlanmış bir mekanın yaşam kalitesini doğrudan etkilediğinin farkında. Bu nedenle iç mimarlık hizmeti alımlarında belirgin bir artış olduğunu söyleyebiliriz.
Evet, sosyal medyayla birlikte ciddi bir değişim söz konusu. Ancak burada ilginç bir durum da var. Sosyal medya bir yandan tasarım bilincini artırırken, diğer yandan insanları çok hızlı değişen trendlerin peşinden sürükleyebiliyor. Bir dönem herkes aynı mutfağı, aynı koltuğu, aynı renk paletini istemeye başlıyor. Bu da zaman zaman mekanların kimliklerini kaybetmesine neden olabiliyor.
Benim gözlemim şu: Yeni nesil kullanıcı artık yalnızca “güzel görünen” mekan istemiyor. Güzel görünmenin yanında işlevsel, kişisel ve karakter sahibi mekanlar arıyor. Bu da iç mimarlığın değerini artırıyor. Çünkü iyi bir iç mimar sadece dekorasyon yapan kişi değildir; yaşam alışkanlıklarını analiz eden, ihtiyaçları doğru okuyan ve bunları mekana dönüştüren kişidir.
Bugün geldiğimiz noktada sosyal medya, iç mimarlık sektörünün büyümesine önemli katkı sağladı. Ancak kalıcı olan hâlâ aynı şey: Trendler değişiyor, beğeniler değişiyor ama insanın kendini iyi hissettiği mekanlara olan ihtiyacı hiç değişmiyor. Bence iyi tasarımın gerçek ölçüsü de burada yatıyor.
İnsan eve girdiğinde kendisi gibi hissedebilmeli. Benim için gerçek lüks de tam olarak burada başlıyor: Kendinizi iyi hissettiren, size ait bir atmosfer yaratabilmek.


