
Geçen yıl size bu satırlardan tanıttığımız Türkiye’nin ilk 5 duyulu dijital gastronomi eseri GastroDigital yeni bir yolculuğa yelken açtı. GastroDigital’in ikinci eseri Journey of Spice görücüye çıktığı IDAF26’da büyük ses getirdi. Sergide geçen yıl sesini duyduğumuz bu yıl kendisiyle tanıştığımız Türkiye’nin ilk Meta Şefi “Nara” taşları yerinden oynattı. Biz de GastroDigital’in Kurucusu Lale Salkım ile bir yıl sonra yeniden bir araya gelerek GastroDigital’in yeni dönemini konuştuk.
Geçen yıl “Journey of Wheat” ile başlattığınız dijital arşivcilik ve beş duyulu gastronomi yolculuğu, bu yıl IDAF’26’da “Journey of Spice” ile bambaşka bir boyuta taşındı. Bu projelerin ardındaki temel felsefe nedir?
Biz kendimizi geleneksel anlamda soyut işler üreten sanatçılar olarak görmüyoruz. Biz aslında sanatsal bir bakış açısıyla kültürü, gastrodiplomasi adına belgeleyen dijital arşivci ve aynı zamanda geleceğin masal anlatıcısıyız. Üzerinde yaşadığımız bu kadim coğrafyanın hafızası, insanlık tarihinin en büyük zenginliği. Ancak bu zenginliği sadece kitap sayfalarında bırakmak bugünün dünyasında yeterli gelmiyor. Biz geçmişin kokusunu, tadını ve hikayesini dijital araçlarla kodlayarak geleceğe aktarıyoruz. “Journey of Wheat” ile bu toprakların en temel köküne, buğdaya odaklanmış ve çok güçlü bir ulusal arşiv oluşturmuştuk. “Journey of Spice” ise bu yerel gücün dünyaya nasıl yayıldığını, kültürler arası etkileşimi ve ticaret yollarının küresel diplomasi tarihindeki yerini belgeleme arzumuzdan doğdu. Biz geçmişin ruhunu, geleceğin teknolojisiyle bugüne fısıldayan modern zaman masal anlatıcısıyız.
Bu yılki yolculukta bizi en çok heyecanlandıran unsurlardan biri de Türkiye’nin ilk Meta Şefi “Nara” oldu. Geçen yıl sadece sesini duymuştuk, bu yıl ise onunla bizzat tanışma zamanıydı. Nara’nın bu evrimi ve deneyimdeki rolü hakkında neler söylersiniz?
Meta Şefimiz Nara, GastroDigital’in dijital gastronomi dünyasındaki yüzü ve en büyük gururlarımızdan biri. Geçen yıl ziyaretçilerimize sadece o masalsı sesiyle eşlik etmiş, hafızalarda bir iz bırakmıştı. Bu yıl ise artık onunla tam anlamıyla tanışma zamanıydı; kurguladığımız dijital masalın içinde bizzat görselleşerek yer aldı ve tüm deneyimcilere rehberlik etti. Nara sadece dijital bir karakter değil; Türk mutfak kültürünün genetiğini, samimiyetini ve bilgeliğini taşıyan dijital bir kimlik. Ziyaretçilerimizi VR gözlüklerini taktıkları anda karşıladı, onlara 16. yüzyılın gizemli yollarında yürürken rehberlik etti ve adeta geçmişle gelecek arasında canlı bir köprü oldu. İlerleyen süreçte Nara’nın gastronomi dünyasındaki dijital yolculuğunun çok daha büyük inovasyonlara kapı açacağını şimdiden söyleyebilirim.

“Journey of Spice” projesinde rotanızı 16. yüzyıl Antakya Uzun Çarşı’sına çevirdiniz. Neden Antakya?
Bu seçimin arkasında hem rasyonel bir tarihsel gerçeklik hem de çok derin bir duygusal bağ var. Neden Antakya? Çünkü Antakya, sadece yerel bir mutfak değil; insanlık tarihi boyunca Doğu ile Batı’nın, İpek ve Baharat yollarının, medeniyetlerin ve inançların dünyadaki en köklü kesişim noktası. 16. yüzyılda küresel ticaretin kalbi bu topraklarda atıyordu. Bizim buradaki asıl amacımız, bu kadim coğrafyanın mirasını ve Türkiye’nin küresel gastronomi tarihindeki bu köklü stratejik gücünü uluslararası arenada hak ettiği değerle tanıtarak ülkemizi dünyaya en doğru şekilde aktarmaktı. Biz bu eserde gördüğünüz her detayı tam bir akademik gerçeklikle kurguladık. Dijital dünyada o tarihi çarşının içinde karşınıza çıkan tam 4000 parça ürünün her biri; dükkanlardan baharat çuvallarına ve mimari detaylara kadar aylar süren araştırmalar sonucu tek tek, elle ve o dönemin aslına uygun olarak modellendi. Eserdeki hiçbir nesne rastgele değil; hepsi Antakya’nın o kozmopolit kültürel dokusunu yansıtıyor. Tarihsel boyutun ötesinde, bu tercih bizim için Antakya’ya olan çok büyük bir vefa borcu. Yaşadığımız deprem felaketinden sonra o kadim şehrin ruhunu dijital evrende yaşatarak bir saygı duruşunda bulunmak istedik. Felaketten sonra oraya gidemeyenlere Antakya’nın o büyüleyici geçmişini göstermek, görenlere ise anılarını canlandırıp o sıcaklığı yeniden hissettirmek en büyük amacımızdı. Kültürel mirası belgelemek sadece binaları korumak değildir; o şehrin yaşanmışlığını, ruhunu ve gastronomik kimliğini de koruyarak dünyaya taşımaktır.
Deneyimin gastronomi ayağında ise karşımıza çok ikonik bir lezzet çıkıyor: “Antakya Kömbesi.” Bu geleneksel reçeteyi dijital bir sanat eserinin tadım parçası haline getirme süreci nasıl ilerledi?
Madem hikayemizi 16. yüzyıl Antakya’sında ve o tarihi çarşıda kurduk, o zaman o deneyimin tadı da o topraklara ait, asırlık bir mirası taşımalıydı. Bu yüzden projemiz için nesilden nesile aktarılan, o coğrafyanın en karakteristik lezzetlerinden biri olan 7 baharatlı Antakya kömbesini seçtik. AR-GE şeflerimizle birlikte, orijinal reçetenin özünü, o kadim genetiğini hiç bozmadan çalıştık. Kullanılan tüm malzemeler bizzat Antakya’dan, kendi topraklarından geldi. Ziyaretçi VR gözlüğünü takıp o dönemin Antakya sokaklarında ve Uzun Çarşı’sında yürürken, odada projemize özel tasarlanan mistik kömbe kokusu yayıldı; gözlüğünü çıkardığında ise damağında bizzat o coğrafi işaretli gerçek kömbenin tadı kaldı. Böylece gastronomi, kültür ve dijital sanat tam anlamıyla tek bir tabakta birleşti.
İlk projeniz “Journey of Wheat”in, T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yayımlanan “Türkiye’nin Gastrodiplomasi Modeli: Sofra ve Miras” kitabında akademik bir vaka çalışması (case study) olarak yer alması çok kıymetli bir başarı. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu kıymetli gelişme, kendimizi neden sanatsal bakış açısına sahip birer “dijital arşivci” olarak tanımladığımızın en somut karşılığı. Projemizin, Dr. İlknur Gümüş hocamızın kaleme aldığı makalede ana vaka çalışması olarak yer alması ve rasyonel bir gastrodiplomasi modeli olarak kabul görmesi bizim için büyük bir gurur. Kültürel mirasımızı doğru ve derinlikli bir dijital arşiv disipliniyle işlediğimizde bunun ne kadar güçlü bir gastrodiplomasi enstrümanına (soft power) dönüşebileceğini akademik olarak da kanıtlamış olduk. Bu başarı; Türkiye’yi sofistike bir gastronomi destinasyonu olarak konumlandırabileceğimizin ve yerel değerlerimizi çağdaş dijital platformlarda dünyaya en yaratıcı şekilde sunabileceğimizin en güzel kanıtı bence.
Son olarak, Markahayat okurları için GastroDigital’in gıda ve mutfak endüstrisine bakışını özetler misiniz? Dijitalleşme bu büyük ekosisteme ne vadediyor?
Biz gastronomi endüstrisini hiçbir zaman sadece tabaktaki yemekle sınırlı görmüyoruz. Bu sektör; yiyecek içecekten ham maddeye, o yemeğin piştiği tencereden masadaki tabağa, çatal bıçaktan ürünü saran ambalaja kadar devasa bir endüstriyel ekosistem. GastroDigital olarak rasyonel hedefimiz, gıda ve mutfak sanayisindeki tüm bu firmaların dijital çözüm ortağı olmak. Markaların kendilerini dijital dünyada sadece görsellikle değil, inovatif ve interaktif deneyimlerle ifade etmelerini sağlıyoruz. Teknoloji sayesinde bu ekosistemdeki her fiziksel öge sadece tüketilen birer araç olmaktan çıkıp, algı eşiklerimizi genişleten kalıcı birer hikayeye dönüşüyor. Biz bu rasyonel vizyonla, sektöre katma değer sağlamaya ve sürdürülebilir iş modelleri üretmeye devam edeceğiz.


